GENEL KONULAR - GENERAL ISSUES
MANİHEİZM DOĞUŞU, GELİŞİMİ ve TESİRLERİ
MANİHEİZM DOĞUŞU, GELİŞİMİ ve TESİRLERİ

Sadi BAYRAM

Dinler tarihine bakacak olursak, mukaddes kitaplarda adı geçen peygamberlerin arkeologların deyimi ile altın kuşak dediği bölgelerde insanları doğru yola davet ettikleri anlaşılır.
İnsanların üredikleri ve ilk atası sayılan Hz.Adem ve Havva Basra Körfezinin güney-doğusunda bulunan Aden'de yeryüzüne indiği efsanelerde, bazı kaynaklarda belirtilmektedir.
Terzilerin piri, ilk yazıyı icat eden Hz. Şit, Musul ve Güney-Doğu Anadolu'da yaşamıştır. Hz.İbrahim Urfa-Harran yöresinde yaşamıştır. Hz.Danyal Tarsus'da vefat etmiştir. Hz.Lokman'ın Çukurova'da yaşadığı kabul edilir. Hz.Yunus Musul-Basra civarında yaşamıştır. Hz. Lut, Lût Gölü kıyısında, Hz. Musa-Hz.Davut-Hz.Süleyman-Hz.Yahya-Hz.İsa Kudüs-Filistin Bölgesinde yaşamış, Hz.Yusuf Kahire Bölgesinde, Hz. İbrahim, Hz.Muhammed Mekke ve Medine yöresinde hayatlarını devam ettirerek insanları birbiri ile iyi geçinmesini teminen doğruluktan ayrılmamaları , birbirleriyle iyi geçinmeleri, sosyal patlamaların önlenmesi, insanların huzur ve saadet içinde yaşamalarıni temin için, tarikat (arapçada doğru yol anlamına gelir) adını verdiğimiz doğru yolda yürümeleri için derin bir felsefeyle, halkı Allah yoluna davet etmişlerdir.

Dolayısıyla görüyoruz ki, Tevrat, İncil ve Kur'an-ı Kerim'de geçen bütün peygamberler Orta-Doğu'da yaşamışlardır. Kur'an-ı Kerim'in XIV. İbrahim Suresinin 4.âyetinde " Ben her millete anlasınlar diye kendi dilinden peygamber gönderdim " mealinden, diğer milletlere Tanrı tarafından yol gösterici Nebiler gönderdiği kesin olarak anlaşılmaktadır. Kur'an-ı Kerimde ismi geçen 28 peygamber adı vardır. Ancak bu sayının 128.000 olduğu rivayet edilir. Bu sebeple; Mukaddes kitaplarda adı geçmeyen, Buda, Konfiçyüs, Tao, Mani belki de bunlardan biri, birkaçı olabilir ?
Diğer yandan tarihi bir olaya da dikkatlerinizi çekmek isterim. Bu gün olduğu gibi, tarihin eski dönemlerinde de İran, her zaman, her dine karşı çıkmış veya o dinlere kendinden mutlaka birşeyler katma çabasına girmiştir.
Maniheizm :
Lügatlere baktığımızda, Osmanlıcası Maneviye, Mezheb-i Maneviye, Seneviye, Mezheb-i Zenâdık, Zındıkıyye olarakta adlanıdırılır. 1682 tarihinden sonra yazılmış ve II. Viyana Muhasarası esnasında Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Çadırında kalıp, Halen Viyana National Bibliothek'te bulunan Zübtetü't- Tevarih adlı eserde, I.Behram zamanı anlatırken Zındıkıyye tarikatından da bir satır olarak bahsedilir.
Fransızcası Manichaeisme, Almancası Manichaeismus, İngilizcesi Manishaeissm, İtalyancası Manicheismo olarak anılır.

Mani veya Maniheizm, gerçekte Zerdüşt-Şamanlık-Hristiyanlık karışımı bir din olup, eski Babil inançları, yeni Platoculuk felsefesi bileşimlerinden oluşmuş, sadece Musevilikten bir katkı almamıştır. Bir bakıma, Zerdüştlüğün reformisti diyenler de vardır.
Musevilerce sapıklık sayılan Mandeizm adı verilen bir tarikat " beyaz giysiler " adıyla anılır. Bu tarikata girenlere Nazarenler denilmektedir. Dicle kenarında oturan ve Aramice konuşan halk, Hz.Adem, Hz. Yahya'yı tanıyarak severler, Hz. İsa'yı onlar kadar sevmezler. Aziz Tomas'ı onun ikizi sayarlar. Temizliği ve kurtuluşu suda bulurlar. Birbirlerine kardeş derler. Teoma, Aramicede kardeş demektir. Ateşten tiksindikleri için

Zerdüşlerle iyi geçinemezler.
M.S.215 yılında İran Ektaban şehrinden Ktesiphon'a göç edip Mardinu (bazı kaynaklar Mardin ili ?) köyüne yerleşmiş Parth'lı soylu bir ailenin kızı olan Miriam'la evlenen Pattıg, Babil'in bilgelik tanırısı büyük Tanrı Marduk'uk oğlu olan Nabu için düzenlenen dini bir törende, beyaz elbiseli bir kişi ile tanışır. Sittay ona, " Bugünden sonra artık şarap içmeyeceksin, artık et yemeyeceksin, sadece temiz gıdalar yiyeceksin, hiçbir kadına yaklaşmayacaksın " der !
Pattig, karısı Miriam'ı sevmektedir ve Miriam hamiledir. Pattig, evini ve karısını terk eder ve Sittay'ın başkanı olduğu Mandeam tarikatine girer. Miriam 14 Nisan 216 tarihinde bir erkek çocuk dünyaya getirir, çocuğun doğuştan kalçası çıkıktır. Adını Mani koyarlar ( Peygamberlerin bir kısmı babasız-annesiz büyümüştür).
Mani dört yaşında iken babası tarafından kaçırılır ve Mandaenlar arasına alınır. Babası Mani'ye oğlu olduğunu açıklamaz. Mani, ergen çağa geldiğinde Mandaenleri benimsemez. Tek arkadaşı Tyr'li Malchos'dur. Malcos'un yasak olmasına rağmen Mekedonlu kız arkadaşı vardı. Mani o evde, resim yapmayı öğrendi ve bundan hoşlandı, resim hobisi oldu.
Bir gün durgun suda yüzünü seyrederken görüntüsünü, yani ikizi olan " Tüm"ü gördü. İkizi ona :
- Sana benden ve beni sana elçi olarak gönderen Rab'dan selam olsun sana ey Mani ! O, seni kendisine peygamber seçti. Halkı peygamber olduğuna davet etmeni, Rab'ın müjdesi ile müjde vermeni, bu uğurda hayatın boyunca büyük çaba göstermeni buyurdu ! " dedi.
Bu, bazı düşünürler vahiy olarak açıklar. Mani ömrü boyunca ikizi ile yaşadı. 24 yaşında Hurma bahçelerinden çıkma zamanı geldiğini ikizi söyledi. Beyaz elbiselerini çıkardı. Bol paçalı, küf sarısı ve armut yeşili bir pantolon giydi. Gömleği beyaz olmakla birlikte üzerinde çiçek desenleri bulunuyordu. Omzunda gök mavisi bir ceketle din kurulu üyelerinin karşısına çıktı. İlk sözü Kurul Başkanı Sitay aldı ve :
-Seni cezalandırmak için toplanmadık Mani. Tövbe etmen için buradayız. Aramızda geçirdiğin 20 yıl boyunca, saflığın ve alçak gönüllülüğün beyazına büründün, oysa şimdi gururun renklerini taşıyorsun. Aramızda kuzu gibi yaşadın, bedenin temiz kaldı, ağzın sadece temiz yiyecekler aldı, bugün bu nimetleri neden tepiyorsun !
Mani'den küstahça bir cevap geldi :
- Saf olan ve olmayan besinlerin hepsi dışkıya dönüşüyor, sizce dışkının saf olanı ve olmayanı var mı ? Sizlerden biri ile anlaşamadığım için gidiyor değilim. Dünyaya verilecek bir mesajım olduğu için gidiyorum. Mesajımı burada açıklayamam, dünya halkı onu size yansıttığında çağrımı duyacaksınız !
Mani 240 yılında Dicle suları taştığı bir ilkbaharda Mandaen'den ayrıldı, yanında sadece resim fırçası ve yazı takımı vardı. İkizi ona; " Yalnızsın, yoksulsun, evreni fethe gidiyorsun ! Gerçek başlangıçlar işte bu şekilde olur ", diyordu, devamla:
İlk önce evrende birbirinden ayrı iki dünya vardı; Nur dünyası ve Karanlıklar dünyası. Nur bahçelerinde arzulanacak her şey vardı, karanlıklar ülkesi ise güçlü, görkemli, öfkeli bir istek !
İki dünyanın sınırları arasında müthiş bir patlama oldu, nurlar karanlıklara karıştı, bunlardan yıldızlar, sular, doğa ve insan yaratıldı.
Her varlıkta her nesnede aydınlık ve karanlık yan yana-iç içiçe tezahür etti. Yediğimiz bir hurmanın eti, vücudumuzu, tadı ve kokusu, ruhumuzu besler. İçinizdeki nur, sadece bedeni doyurmakla yetinmez. Duyumlar güzellikleri içinize sindirmeniz, dokunmanız, koklamanız, tatmanız, işitmeniz, görmeniz için size verilmiştir. Beş duyunuz nuru damıtır. Onlara güzel kokular, nağmeler, renkler sununuz. Pis kokuları, çirkin sesleri ve kiri onlardan uzak tutunuz.
Saf nur olan Tanrı, karanlıklar âlemini iyi tanıyordu. Bu bakımdan insanoğlunu karanlıklar için bir tuzak olarak yarattı, yaratıcılığa hükmetmek ve onu kurmak görevini verdi. Güzelliğin dinini, dört mevsimin insanlarına öğreteceğini müjdeledi.
Mani'nin dünyanın yaratılmasına dair görüşleri, Musevi ve Hıristiyanlık geleneklerine ters düşüyordu. Genelde bu fikirleri söylediğinde ise, halk etrafında kümelenmiş, ona saygı duymaya başlamış ve gizemle ona inanmışlardır.
Mani; batıda yetişmiş olan umudun doğuda yeşermediğini, doğuda yetişmiş olanın ise batıda duyulmadığı, bütün gerçeklerin birbiri ile kaynaşması gerektiği üzerinde duruyor ve putlara ve güneşe tapanlara seslenerek :
- Güneş Ulu yaradanın giysisinde sadece bir puldur, der. Ancak, insanların bu pul vasıtasıyle nuru daha iyi görebildiğini, tahtadan, alçıdan resimden, tunçdan sembollerle ulu yaradana ulaştıklarını zannettiğini kabul ederek, onlara hoşgörü ile bakıyor. Ateistlere için ise; onlar Tanrının gerçek görüntüsüne belki başkalarından daha yakındırlar, ama ne yazık ki onu göremiyorlar, diyerek geniş hoşgörüsünü sergiler.
Babil'in meşhur asma bahçelerini hatırlayarak, Tanrıyı, Nur bahçelerinin Kralı olarak adlandırıyor, yaratıcılığın insanoğluna emanet edildiği, Cehennemi ve karanlıkları geriye itmek, yani nefsine hakim olarak kötülükten sakınmak, insanoğlunun görevidir, diyordu.
Hindistan Pencap bölgesinde birkaç sene kalarak etrafına müritlerini toplayan Mani, çok geçmeden Sasani Orduları Hindistan'ı işgal edince,İşgal kuvvetleri komutanı, aynı zamanda Vali olan İran Kralı Şapur'un oğlu ile tanışır ve dostluk kurar. Hürmüz'ün dedesi Ardeşir'in ölüm haberini alınca, Mani yanındakilerle birlikte Başkente geri döner ve Krala Hindistan'daki vali olan oğlundan bir mektup getirir. Vejeteryan olan Mani, şifalı otları iyi bildiği sebebiyle kendisini Babil ülkesinden bir hekim olarak tanıtır. Kral Şapur'a:
Tanrı yitirdiğini sandığın kızını iyileştirmemi istedi, der. Nasıl iyileştirdiğini soran Şapur'a, sözle ve bitkilerle... cevabını verir. Kral Şapur :

-Oğlum, senin yaymak istediğin bazı düğşüncelerinden bahsediyor mektubunda, deyince:

-Yeni bir din gerekli olduğu için, yeni bir çağ başladı, bu tek bir milletin, tek bir ırkın ve tek bir öğretinin dini değil. İlerde saltanatınızın toprakleri daha da genişleyecek. Ahura Mazda'ya tapmayan başka ülkeleri de kapsayacak. Değişik inançlara hükmedeceksiniz. Tebanızı hain diye aşağılamak ve düşman kazanmak sizce doğru mu ? Yoksa onlarla uzlaşmak mı doğru ? diye Kral Şapur'a sorar, devamla:

İsa'nın sözlerini dinleyin. O bir bilge ve ermiştir ama Zerdüş'ü de dinleyin. Bilgisizlik ve boş inançlar kol gezerken önce o'nun nurunu almaya çalışın. Umudum bir gün gerçekleşecek olursa, kinlerin sonu gelmiş demektir. Ben bütün dinlerdenim ve hiç birinden değilim. Her dinde ve her düşüncedeki, nurlu özü bulup, kabuğu atmasını bilin. Benim yolumdan gidenler Ahura Mazda ve Mithra'ya, İsa'ya, Buda'ya yakarabilirler. Herkes kendi dûasını edecektir. Bütün inançlara saygım var ve suçum bu, der.
Kral Şapur sorar :
-Yaymak istediğin dinin tapınakları ve müneccimleri olacak mı ?
-Tapınma yerleri ve Seçilmişler'i olacak. Kendilerini dûâya ve eğitime adayacaklar. Sanata, yazıya, adalet dağıtımına da. Şu şartla ki; servet, ünvan ve iktidardan vazgeçeceklerdir ( dinin siyasete alet edilemeyeceği vurgulanmıştır).

Kral Şapur, bunun üzerine katibini çağırarak, ülkeye bir ferman çıkardı. Mani, İran eğemenliğindeki topraklarda dilediği yerlere gidip, mesaj verebilir, satraplar, valiler ve memurlar, bizim elçimiz gibi gerekli kolaylıkları Mani'ye göstersinler, der.
Yıllar sonra Mani'nin seçilmişleri tarafından dünyaya sunulan inanç sistemi :

Budizm, Zerdüşlük, Şamanlık ve Hıristiyanlıktan derlenen seçmeler sistemidir. Düşünce kaynağı, bazı araştırmacılara göre M.S. 160 tarihinde ölen Sinoplu Marcion'un fikirlerini benimser. İzmirli Aziz Polykarpos onunla Roma'da karşılaşmış ve fikirlerini dinledikten sonra " Şeytan'ın ilk çocuğu " olarak nitelemiştir. Marcion kadınların da din adamı, piskopos olabileceğini savunduğundan Roma'dan kovulmuş, daha sonra da Ankara'da öldüğü rivayeti vardır. Aziz Polykarpos'da Romalı Vali tarafından tutuklanmış, hıristiyanlıktan dönmeyince yakılarak öldürülmüştür.
Marcion; Tevrat ve İncil'i inceleyerek iki ayrı yaratan olduğu, Tevrat ve İncil'de sözü edilen Tanrı'nın özdeş olmadığı, dolayısıyla Tevrat ve İncil arasında bir ilişki olmadığını vurgular. Tevrat'taki Tanrı maddesel evrenin ve insan gövdesinin yaratıcısıdır. İncil'deki Tanrı ise, iyilik, bağışlayıcılık, gibi nitelikleri vardır. Tevrat'ta Tanrı adı " Jahve veya Yehova" ve " Elohim " olarak geçer. Elohim, acıyan, iyilik eden, dul ve yetimleri koruyan, adaleti gerçekleştirendir. Jahve ise, öç almasını, diğer milletlerin ezilmesini, esir edilmesini ister.
Marcion, Tanrıya ulaşmak için çile çekilmesini, maddesel evrenin üzerine çıkabilmenin gizemli yolları olduğunu, maddeyi aşıp, mana âlemine dalmayı, bir başka deyişle tasavvufu savunmuştur.
İşte bunlardan esinlenen Mani, iyilik ve kötülük arasındaki karşıtlık üzerinde durmuş, O'na göre; Zerdüşlükte olduğu gibi, evren ve evrene benzeyen insan iyi ve kötünün bir nevi savaş alanıdır. Kainatta görülen bütün olayların kaynağı iyi ve kötüdür. Aydınlık, ruh, ışık ve güzellik iyinin; vücut, madde, şeytan ve karanlıklar ise kötünün görünüşüdür. Bir üçüncü ilke yoktur.
İnsan, ruh ve vücuttan kurulu bir bütündür. Vücut, kötülüğün, ruh iyiliğin simgesidir. İnsanoğlu ile ilgili bütün eylemlerin kaynağı bu iki ilke arasındaki savaştır. İnsanoğlunun mutlu olabilmesi için bu iki karşı güç arasında dengenin kurulmasıdır. Denge kurulunca uzlaşma başlar. İyilik-aydınlık üstün gelirse, insan iyiye, karanlık eğemen olursa, kötülüğe yani mutsuzluğa yönelir.
Mani'ye göre insanın ; kötüyü yenmesi ve mutlu olması biraz da kendi iradesine bağlıdır. Derin düşünce, felsefe yani tefekkür, irfan ve duygu hissi ile hareketi,insanı maddeden manaya geçirebilir. Gösterişe ilgi duymayan, yalandan kaçınan, iyiyi güzeli seven, alçakgönüllü sevecen olan, arabozuculuktan kaçınan, başkalarını küçük görmeyen, yardımsever bir kimse olarak da artık kâmil insan olma yolundadır. Bunlara gönül bilgisi de eklenince, asıl sevgiyi bulur. Sevgi, kardeşliğin, uzlaşmanın, barışın, eşitliğin tek kaynağı olup, iyiyi güzeli sevmek, mutluluğu dilemektir.
Mani, Hz. Adem'den Hz.İsa'ya kadar bütün peygamberleri kabul ediyor ve kendisini, onların devamı kabul ediyordu. Ona göre bütün peygamberler, tek bir dilde ve tek bir millete seslendiği için etkili olamamış, bu dinlere girenler de sözü edilen dinleri tam olarak özümseyememişlerdir. Oysa kendisi, evrensel bir dini yaymakla görevlendirilmiştir. Mani'nin tarikatına girenler cennete gidecek, maddiyata yönelenler ise, mahkum edildikleri yeni bedenlerde sürekli yeniden doğmaya devam edeceklerdir. Yani renkarnasyon anlatılıyor !

Mani'nin ahlak anlayışına göre, ağızdan kötü söz çıkması yasaktır. El, iyiliğe zarar verecek eylemlerden kaçınmalıdır. Nefis, şehvet duygularına kapılmamalıdır. Bu yasa, Türk Bektaşilikte, eline, diline, beline sahip çıkma öğretisi ile aynı olup, Uygur Türklerinde " ağzın, elin,kalbin mührü" ahlâk prensibi ile de özdeştir. Bilindiği gibi, Uygur Türkleri Müslümanlığı kabul etmeden önce, Mani dinine mensuptu.
Mani'nin dinine göre; insanlar kardeşçe ve barış içinde yaşamalı, dünya nimetlerinden ortaklaşa yararlanmalı, aşırı kazanç peşinde koşmamalı, herkes kendi emeği ile geçinmeli, sömürü yoluna gitmemeli, erdemler insan davranışlarına yol göstermeli. Bu prensipler, onun ahlâk sistemini oluşturur.
Kurtuluşa yalnızca bilgi ve erdemle ulaşılabildiği için, tapınma törenleri olmadığı sanılmaktadır. İnsanların içine kapanarak yakarmaları, derin düşünce alemine dalmaları, sadaka verme, oruç tutma, ilâhi okuma gibi ibadetleri olduğu sanılmaktadır. Tapınakları yoktur.
Çileci yaşam şartlarına yalnızca Manicilerin bir bölümü uyar, bunalara seçilmişler denilir. Ayrıca emekleri ve bağışları ile katkıda bulunan dinleyiciler grubu vardır.
Mani dininde, canlı bir yaratığı öldürmek yasaktır, bu sebeble de vejeteryandırlar. Dolayısıyla savaş da onlara göre günah olduğundan, bu görüşün, İran ve Çin Devleti tarafından teşvik ediliği, Türklere karşı kendilerini bu tarikat vasıtasıyla da ayrıca koruma yoluna gitmiş olabileceklerine ait bir varsayım da akla gelmektedir.
Prof.Dr. Şinasi Tekin'e göre; Köktürkler'in M.S. 745 yılında dağılmasından sonra Uygurlar, kendi hakimiyetlerini ilân ettiler. 759-779 tarihleri arasında hüküm süren Böğü Kaan, Tibet Seferinden dönerken dört Mani şeçkini ile tanıştı ve Mani öğretisini benimsedi. 779-798 senelerinde hüküm süren Bağa Tarkan'ın, Çin'den dört Mani Rahibi istediği de bilinir.
Hacettepe Üniversitesi tarihçilerinden Prof.Dr.Özkan İzgi'ye göre :
Uygurlar Mani dinini o kadar benimsemişler ki, 768, 770,771, 807 senelerinde Uygur elçileri T'ang İmparatorluğu Sarayında Çin'e yerleşmiş ve yerleşecek Maniheist toplulukların koruyuculuğunu üstlenmişlerdir.
768 tarihinden itibaren, Uygur Kaanı, Çin İmparatoruna, Çin'de Mani dininin yayılması için kararname çıkarttırmıştır. Hu-Pei şehrinde vatandaşları için Mani mabetleri inşa ettirmişlerdir. 807 yılında Uygur elçisi, Lo-Yang ve Tai-Yüan şehirlerinde Mani tapınakları kurulması için izin istemiştir.

Mani dini ile birlikte bu dinin yayıcısı olan Sogdların alfabelerini alan Uygurlar, yeni yazı sayesinde ulusal bir edebiyat gerçekleştirerek, ilk Türk edebiyatının eserlerini ortaya koymuşlardır. Uygur Mani edebiyatı, özenilerek yazılmış ilâhiler, günah çıkartma formülleri, vaaz ve efsaneler şimdiye kadar olumsuz yönden ele alınmış ve bu tutum Mani dini hakkında yanlış fikir veren görüşleri destekleyecek yönde olmuştur. Mani dininin Uygurların savaşcılık özelliklerini kaybettirdiği şeklinde yorumlanmıştır. Mani dininin bu özelliği doğrudur. Fakat, bunun yanında, yüksek ahlâk düzeyi, muzik ve resim sanatına önem vermesi, bu dinin diğer özellikleri arasındadır. Denilebilir ki; Hıristiyan ve Zerdüşt felsefesi ile İran sanatını içeren Mani dini, Uygurların uygarlaşmasına yol açmıştır. Karabalgasun yazıtı bize " vahşi adetleri olan ve kan seline boğulmuş bu ülkenin, sebze ile beslenen bir ülke haline getirildiği, insanların öldürüldüğü bu yerin iyilik yapmanın teşvik edildiği bir yer haline geldiği açıklanmaktadır.
Karabalgasun kitâbelerinde " ..evvelce et yiyen kavim şimdi pirinç yiyecek, evvelce adam öldürülmesi bilinen memlekette bundan sonra hayır hüküm sürecek " denilmektedir.

Arap yazarı ibn-i Cahız; Uygurların zayıf olmalarına rağmen, Karluklar'a galip geldikleri halde, Mani dinini kabul ettikten sonra yenilmelerini, bu dinin esaslarından doğan bir sonuç olarak açıklaması, üzerinde düşünülecek, tartışılabilecek bir konudur.

Uygur Devleti'nde Budizm, Maniheizm, Hıristiyanlık, Nasturilik, Lamaizm, Müslümanlık ve Türklerin ulusal dini olan Gök Tanrı inançları, hepsi bir arada dostça, hoşgörü içinde yaşama imkanı bulmuştur.

IV ve V. yüzyıllardaki Maniheistler, inanç bakımından Hıristiyanlara çok benzer olduğu çeşitli kaynaklarca ifade edilmektedir. Bununla birlikte; Mani'nin Katolikliği batıl bir din gibi gördüğü, daha çok hıristiyanlığın ilk mezheplerine yakın bir din anlayışı ileri sürdüğü belirtilir.

Maniheizm, çağın ortamına uygun düşen bir utopyacılıktır. Temeli Zerdüştlüğüm iyilik ve kötülük ikilemine dayanır. Evrende bu ikilem egemendir. Evren bu ikilemin karışımıdır. İnsan da bundan dolayı ruh ve bedenden yapılmıştır. Bedenin içine hapsedilen acı çeken ruhları kurtarmak gerekir.

Bazı düşünürler, Maniheizmin yayılmasını o çağdaki eski mitolojiyi, sert bir ahlâk anlayışını ve dini bağlılığı bir araya getirmesinde görürler. Bazıları da manevi tapınışa yer veren Mani'nin, eski dünyanın yeni arayışlara ve ihtiyaçlara cevap vermesine, daha kolay olmasına, basit ama sağlam bir teşkilat kurmasına bağlarlar.

Bu dinin ; bilgili ile cahili, hem dine karşı sınırsız bağlılık duyanı, hem de dünya işlerine önem veren insanı da kapsıyor ve hiç kimseden yapmak istediğinden fazlasını talep etmiyor olması, İran, Mezopotamya, Hindistan, Tibet, Çin, Uygur Türkleri, Roma, Kuzey Afrika ve Güney Fransa'da yayılmasına neden olmuştur. Batıya yayıldıkça hıristiyanlaşan Maniheizm, Roma ve Doğu Bizans İmparatorluklarınca ortadan kaldırılmaya çalışılmış ise de XIII. yüzyıla kadar Batıda taraftar bulmuş, Ünlü kilise düşünürü Ermiş Augustinius bile bu dine girmiştir.

Halife Harun Reşid'in babası 775-785 senelerinde Halifelik yapan Mehdi; Manicileri Zındıklar olarak adlandırdı. Hırıstiyan Süryani Malatyalı Ebu'l Ferec tarihinde:

" Halife Mehdi zındıklar topluluğu diye adlandırılan bu gruba mensup Şemgale adında birini yanına çağırıp, kendisine Müslüman görünenlerden kaç kişinin Mani dinine mensup olduklarını sordu. Şemgale:

- Bunlar, saymakla bitmez cevabını verdi.
Halife Mehdi, Mani dinine girmiş olanlar hakkında kovuşturma yapmak için " Sahib'üs-Zenadıkıyye " adlı bir kolluk kuvveti kurdu ve Manicileri şiddetle cezalandırdı.
İdarecilere öğüt vermeye yönelik meşhur Hind Masalı " Kelile Dimne"yi Arapçaya çeviren İranlı Manişeist düşünür İbn-i Mukaffa, 759 yılında Basra şehrinde işkence ile öldürülmüştür.
Manicilik, sonradan İslâm dünyasında yer alan politik dini hareket ile batıni tarikat olan " İsmailiye " mezhebini büyük ölçüde etkilemiştir.
* *
*

Bir başka kaynağa göre ; Mani, anne tarafından Part sülalesine bağlı olup M.S.216 yılında güney Babil'de dünyaya geldi. Babası Patek Hemedanlıdır. Aile Zerdüşt dininin değişmiş ve putperestliğin tesirinde kalmış bir mezhebine bağlıdır. Biz buna belki şaman tesirli bir zerdüştlük de dememiz mümkün gibi görünmektedir. Bugün bazı tarikatların " Bir lokma bir hırka " diye tanımladıkları bir inancın tesirinde kalmıştır. Bu felsefe diğer dinlerde de bulunmakta, dünya malının bu dünyada kalacağı zikredilmektedir.
Mani, çocukluk ve gençlik yıllarında iki meleği gördüğünü, bunlara ikizler diye ad takdığı, meleklerin bu dini yaymasını söylemeleri üzerine Hindistan'a kadar gider ve belki de buradan bazı felsefeleri öğrenir. Bu arada etrafına fazlaca taraftar toplar.

Mani Hindistan'dan İran'a döndüğünde Kral Şapur tarafından çok iyi karşılanmış ve kral Şapur da onun taraftarı olmuştur. Kral Şapur'un uzun saltanatı esnasında İran'da Mani serbestçe çok gezi yapmış, taraftarları çoğalmıştır. Şapur'un ölümünden sonra İran tahtına geçen I. Behram zamanında putperest din adamları, Mani aleyhinde bulunmuş, tevkif edilip, hapse atılmış, 26 gün Gundeşapur'da hapiste kaldıktan sonra 277 yılında öldüğü söylenir. Ölüm tarihi kimi tarihcilere göre 2 yıl değişebilmektedir. Zaten o yıllarda günlük tutulmadığı için bütün bilgiler rivayetlere dayanmaktadır. Hatta Mani Hz. İsa'nın sözünü ettiği Kutsal Ruh'un kendisi olduğunu ileri sürerek kendisini müjdelediği, bu sebeblede Zerdüşt Rahiplerinin, " Enel Hak " diyen Hallac-ı Mansur gibi derisinin yüzülerek asıldığını.
Mani'nin Fikirleri :
Mani, hayâl gücüne dayanan, fakat taviz vermeyen bir tabiat felsefesi ortaya atmıştır. Fizik ile ahlâk, tabiat ile ruhi varlıklar arasında fark yoktur.
İyilik ile kötülüğün yanyana bulunduğunu söylerken bir kelime oyunu yapmıyordu. Onun gözünde ışık gerçekten iyilik, karanlık gerçekten kötülüktü. Gerçek kurtuluş, ışığın karanlıktan kurtarılmasıdır. Bu sebeple, Mani'nin ahlâk görüşü, karanlıkta türeyen herşeye karşı çekimser davranmaktır.

İlâhi nur, ışığı yansıtmıyor mu ? Karanlık kötülüğü simgelemiyor mu ? Müslümanlık ve hıristiyanlıkta da bunlar aynı şeyi özetlemektedirler.
Aydınlık ve karanlık, yeryüzünü gece ve gündüz diye iki bölüme ayırıyorsa, bunun da iki egemenlik alanı otomatik olarak bulunmaktadır. Aydınlık- ışık; en temel iyilik ruhu olarak algılanmakta, aşk, sadakat, bağlılık, bilgi, bilgelik, uysallık, anlayış, sır ve kavrayış olarak gökyüzünün ve yeryüzünün ışığı olarak ortaya çıkıyor. Bunun için de koruyuculuk ödevini gören melekler vardır.
Karanlıklar ülkesi ise; Maniheizm de manevi bir dişi kişilik olarak tasarlanmaktadır. Karanlık, yeryüzünde sis, sıcak, samyeli ve buhara sahip olup, şeytan ve avanesi, karanlıklar aleminden doğmuştur. Karanlıklar ülkesinin tanrısı yoktur.
Aydınlık ise, yeryüzünde; tatlı mavilik, gökyüzü, serin rüzgâr, parlak ışık, uçarı ateş, duru su özelliğine sahip olup, hayata saadet getiren önemli beş unsurdur.
Dünya yaratıldığından beri birbirlerini takip ederler.Yani lâtince " Ordo up Kao " deyimi burada da geçerlidir. Bir ara şeytan Aydınlıklar ülkesine geçmiş, bunun üzerine Tanrı insanı beş saf unsurla silâhlandırmış ve şeytanın üzerine göndermiştir. Ama şeytan daha kuvvetli çıkmış, ilk insanı bir süre yenilgiye uğratmıştır( Hz.Adem'in Cennetten kovulması gibi ). Işık Tanrısı işe karışıp, melekleriyle insanın yardımına koşması, insanoğlunun zafere erişmesine yardımcı olmasına rağmen, insan, ilk saflığını kaybetmiş, karanlığın unsurları, artık onun bedeninden çıkmayacak şekilde yerleşmişti.

Mani'ye göre insan, şeytana benzer olarak yaratılmış, ancak içinde aydınlık ve iyiliği ilâve etmiştir. Hz. Adem'me eş olarak verilen Havva'da aydınlık, Hz. Adem'den biraz daha azdır. Şehvet yolu ile insanı şaşırtma, bencillik dişi ruhun şeytan karakterini yansıtmaktadır.
Biz de bugün buna nefis diyoruz. Kamil insan olmak için nefsimize hakim olmaya çalışıyoruz, gayret ediyoruz, ancak her zaman muvaffak olamıyoruz..
Şeytan'ın bu fiillerine karşılık, iyilik ve nurun kaynağı Tanrı, insanoğlunun yanlış yol seçmemesi için, bilgiyi ve iyiliğin timsali ermişleri ve peygamberleri göndermiş olup, Hz. Adem, Hz. Nuh, Hz. İbrahim, belki de Zerdüşt ve Buda'nın bulunduğunu da ileri sürenler bulunmaktadır.

Mani'nin bildirdiği Hz.İsa; ölümlü biri değildir. Gerçek bilgiyi insanlara vermek üzere yeryüzüne gelen acı çekmemiş bir kimse, yani melektir. Ancak Mani'ye göre asıl bilgiyi getiren ve insanlara sunan asıl peygamber kendisidir.
Maniheizmde İnsanların Mahşer günü Tanrı katına nasıl ve ne zaman çıkılacağı ise şöyle tasvir edilir:
Zincire vurulmuş ışık ve iyilik ruhları boşalınca, Tanrı ve bütün mahlûkat, bir araya toplanacaklar ve dünyayı sırtlarıda taşıyan melekler, yüklerinin altından çekilecek, o zaman bütün evren çökecek ve her şey yıkılacaktır. Karanlık ve aydınlık kesin olarak birbirinden ayrılacaktır.
Bu dine bağlı olanlar iki kısımda mütalaa edilmiştir. Birincisi; Mani dininin zor buyruklarını yerine getiren " seçkinler " dir. İkincisi ise; Mani'min 10 buyruğunu yerine getiren kimselerdir. Puta taparlıktan, büyücülükten, hasislikten korunanlar.
Ayrıca Mani dini mensupları, özellikle canlı bir varlığı öldürmekten
kesinlikle men edilmişlerdir.
IV ve V. yüzyıllardaki Maniheistler, inanç bakımından Hıristiyanlara çok benzer olduğu çeşitli kaynaklarca ifade edilmektedir. Bununla birlikte; Mani'nin Katolikliği batıl bir din gibi gördüğü, daha çok hıristiyanlığın ilk mezheplerine yakın bir din anlayışı ileri sürdüğü belirtilir.
Maniheizm, çağın ortamına uygun düşen bir utopyacılıktır. Temeli Zerdüştlüğüm iyilik ve kötülük ikilemine dayanır. Evrende bu ikilem egemendir. Evren bu ikilemin karışımıdır. İnsan da bundan dolayı ruh ve bedenden yapılmıştır. Bedenin içine hapsedilen acı çeken ruhları kurtarmak gerekir.
Maniheizmin yayılmasını o çağda eski mitolojiyi, sert bir ahlâk anlayışını ve dini bağlılığı bir araya getirmesinde arıyorlar. Manevi tapınışa yer veren Mani, eski dünyanın yeni arayışlara ve ihtiyaçlara cevap vermesi, daha kolay olması, basit ama sağlam bir teşkilat kurmasına bağlayanlar da vardır. Bu din; bilgili ile cahili, dine karşı sınırsız bağlılık duyanı, dünya işlerine önem veren insanı da kapsıyor ve hiç kimseden yapmak istediğinden fazlasını talep etmiyor olması, İran, Mezopotamya, Hindistan, Tibet, Çin, Uygur Türkleri, Roma, Kuzey Afrika ve Güney Fransa'da yayılmasına neden olmuştur. Batıya yayıldıkça hıristiyanlaşan Maniheizm, Roma ve Duğu Bizans İmparatorluklarınca ortadan kaldırılmaya çalışılmış ise de XIII. yüzyıla kadar Batıda taraftar bulmuş, Ünlü kilise düşünürü Ermiş Augustinius bile bu dine girmiştir.
* * *

Ünlü Alman düşünürü Leibniz'in Tanrı bilmi, Maniheizmden etkilenmiştir. Leibniz estetik duyguyu akli bilgilerden ayırmakta ve bu bilginin akli bilgi gibi açık tasarımlara değil bulanık tasarımlara dayandığını kabul etmektedir. Bu itibarla güzelden aldığımız haz, aklımıza değil ruhumuza bağlıdır ve bu estetik zevk, karşılık beklemeyen bir temaşa veya fazla açıklanmayan bir sempati duygusu ile ifade edilebilir.
Doğru saf bilginin, iyi ise irademizi kendisine çeken ahlâkın konusudur. Aralarındaki özdeşlik, güzel ve iyinin zihne doğru biçimde gözükmesi, güzel ve doğrunun da irademize iyi izlenim etkisi yapmasıdır.

Hind düşünürü meşhur Tagor " İnsanın Dini " adlı eserinde : " Su üzerinde giden bir geminin bıraktığı iz, ne kadar devam edebilir ? Ey küçük ve zayıf vücudu ile ebediyet sayıklayan insan !... Seni tanıyan insanlar da öldükten sonra faniliğin ebedi çukurunda kaybolup gideceksin . " , demektedir.

O halde, bizler de dünyadaki bütün dinler ve mezhepler inceleyerek; doğruları, gerçeğe en yakın olanları araması gerekir. Hayat boyu beşikten mezara doğruları aramak için yola çıkmadık mı ? Hz. Muhammed, " İlim Çin'de de olsa gidiniz " dememiş midir ? " Beşikten mezara ilim öğreniniz" atasözü hafızalarımızda değil mi ?

Aristophanes " öğretmenler çocuklar için, şairler gençler içindir " diyor. Zira çocukların ne kadar öğrenmeye ihtiyaçları varsa, gençlik çağında delikanlıların da tabiata karşı ne kadar asi olduklarını hepimiz biliyoruz. O halde tarih ve felsefe yolu ile doğruları bulabilmek için elbirliği ile araştırma ve incelemelere devam edelim, Cumhuriyetimizin kurucusu büyük Atatürk'ün sözü ile, doğruları buldukça onu ifadeye de cür'et edelim !

8.05.2.000


Yayınlandığı Yer: Konferans ,08.05.2000
Yazar : Sadi BAYRAM
Konuyla İlgili Diğer Başlıklar:
  • Neden Referandumda Hayır Oyu Vereceğim !...
  • Ermeni Soykırım Ve Kızılderililer Kanun Teklifi Telin Mektubu
  • Taşınır Kültür Varlıklarınınyasa Dışı Trafiğinin önlenmesi , Korunması Ve Mevzuat Hazretleri
  • Cumhuriyet'in Derinliklerinden Hatıralar : Eski Ankaralılardan Dostum Sayın Nurettin Daş Ile
  • Kültür Bakanlığı Tarihçesi Ve Milli Kültürümüz
  • Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün Tekke Ve Zaviyelerin Kapatılmasından Sonra Taşınır Kültür Varlıklarının Korunması Ile
  • Türk Kültürü Ve Biz ( Kültür Envanteri )
  • Türk Kültürü Ve Yoksulluğu Ortadan Kaldırmak Için Yapılan Faaliyetler
  • Türk'ün Yolu Nereye Gidiyor ?
  • Kültür Bakanlığı Tarihçesi Ve Milli Kültürümüz
  • Ankara'da Roma Anıtı- Res Gestae
  • Komünizmin Sembolü Lenin Yıkıldı, Sıra Bizans'ı Dize Getiren Fatih Sultan Mehmed'e Mi Geldi ?
  • Atatürkcülük Ve 2001'li Yılların Türkiyesi üzerine
  • Osmanlı Imparatorluğu Ve Türkiye Cumhuriyeti çağlarında Türk Kazı Tarihi ı-v. Cilt
  • Cumhuriyet'in Kuruluşunun 90. Yılında Başkent Ankara:
  • Tarihte Merzifon
  • Anatolıan .the Cradle Of Cıvılızatıons And Aphrodısısas ın Cılıccıa
  • Toplumumuzda Kadın Ve Vakıf Kuran Kadınlarımız
  • Vakıflar Derg?s??nde Yayınlanan Makaleler
  • Amer?kalılar’ın Osmanlı Devlet?’ndek? E??t?m Faal?yetler? Merz?fon Anatol?an Kolej? Tar?hçes? Ve Merzifon’da
  • Türk-tatar Kültür ?l??k?ler? Sem?ner?
  • Tar?h?n Der?nl?kler?nde Merz?fon
  •